Salgınsız bir dünya mümkün mü?

Eski ve ortaçağlarda insanlığı kasıp kavuran salgınlara şöyle bir bakıldığında, bu derece büyük ve etkili hastalıklar karşısında insanlığın artık daha güçlü olduğu düşünülebilir. Öyledir de. Fakat bu durum, salgınların tarihte kaldığı ya da onları durdurmanın kolay olduğu algısına yol açmamalıdır.

Sekiz ay önce, dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkabilecek bir virüsün birkaç ay içerisinde bütün yarımküreyi etkisi altına alabileceğini kimse tahmin edemezdi. Aylar boyunca evlerimize kapanacağımız, endişe içerisinde resmi makamlardan gelecek açıklamalara odaklanacağımız ve bütün sosyal hayatımızı askıya alacağımız hiçbirimizin aklının ucundan bile geçmezdi. Fakat oldu. 2019 yılının sonlarında Çin’in Vuhan şehrinde ortaya çıkan ve Covid-19 olarak isimlendirilen Koronavirüs grubuna mensup bir virüs birkaç ay içerisinde dünyanın dört bir tarafına yayıldı. Vaka sayısının 8 milyonu aştığı ve ölü sayısının ise yarım milyon bandına yaklaştığı bugünlerde yerküre üzerinde Covid-19’un görülmediği çok yer kalmadı. Gelinen noktada, bu ürkütücü salgının herkesçe kanıksandığını söylemek bile artık mümkün. Peki, tarih ne diyor bu konuda? Covid-19 ile birlikte insanlık tarihi salgın hastalıklar defterini kapatabilecek mi?

Virüslerin dünyası

Kuduz aşısını bulan Louis Pasteur, bakterilerin ayrıştırılabilmesini sağlayan Chamberland filtresini icat eden Charles Chamberland, tütün mozaik virüsü olarak bilinen bitki patojenini keşfeden botanikçi Dmitry İvanovsky, mikrobiyolog Martinus Beijerinck, Frederick Tworth ve Felix d’Herelle gibi isimlerin çalışmaları ile 19. yüzyılın sonlarında keşfedilen virüslere ilişkin çalışmaların bugün oldukça ileri bir seviyeye ulaştığı söylenebilir. Nitekim günümüzde genel itibarıyla mikrobiyoloji ve patoloji ekseninde değerlendirilen virolojinin en önemli tıbbi disiplinler arasında yer alması da bunu gösterir. Fakat bu ileri seviyenin, virüslerin dünyasının “görülebilmesi başarılan” kısmı ile ilgili olduğu unutulmamalıdır. Her geçen gün sayıları daha fazla artan bilimsel çalışmalar, virüsler ile alakalı kuşatıcı ve bütünüyle hükmedici bir bilgi üretebilmenin mümkün olmadığını göstermektedir.

Canlı oldukları tartışmalı

Bilim adamları bugün 4 binden fazla virüsü tanımlamış ve isimlendirmiş olmakla birlikte, canlı varlıklar olup olmadıkları yönündeki tartışmaların bile hala devam ettiği virüslere dair en kesin bilgi, varolma edimlerinin öngörülemezliğidir. “Yaşamın kenarındaki organizmalar” olarak nitelendirilip bir bakterinin yüzde biri kadar olmaları dolayısıyla boyutları bir metrenin milyarda biri olan nanometre ile ölçülen virüslerin varoluşuna ilişkin bu öngörülemezlik, yalnızca henüz keşfedilmemiş olan milyonlarca virüsün ötesinde henüz “oluşmamış” virüslerle de ilgilidir. Gerek geçtiğimiz yüzyılda ortaya çıkan H1N1, Ebola, Marburg, Lassa ya da Variola gibi virüslerde gerekse Covid-19’da görüldüğü üzere mutasyonel nitelikleri olan virüsler farklılaşabilmekte, bu çerçevede güçlenebilmekte ya da zayıflayabilmekte, yeni özellikler geliştirebilmekte, gizlenebilmekte ya da kılık değiştirebilmektedir.

Tanınmayan düşman

Kısaca özetlemeye çalıştığımız virüslerin ilgi çekici dünyasından anlaşılabileceği gibi, virüslerle mücadelenin ön şartı, onları tanıyabilmek ve tanımlayabilmektir. Aksi durumda“tanınmayan” bir düşmana karşı mücadele etmek gerekecektir ki bunun pek kolay olmadığını, daha doğrusu virüslerin kendi doğal gelişimlerinin insafına kalacağını söylemeye gerek yoktur. Nitekim bugün elimizde bulunan teknolojik imkânlarla Covid-19’un kısa süre içerisinde tanımlanabilmiş olması, bu korkunç virüse karşı pek çok tedbir alınabilmesine zemin hazırlamış ve insanlığa verebileceği muhtemel zararın katsayısı belirli bir seviyede tutulabilmiştir. Evet, ölü sayısının yarım milyona yaklaştığı bir gündemde bunu söylemek kulağa biraz tuhaf gelebilir, fakat tarihteki salgınlara bir göz atıldığında işaret etmek istediğimiz husus daha da netleşecektir. İnsanlığın tıbbi açıdan virüsleri tanıma ve tanımlama imkânına sahip olmadığı dönemlerde salgınların meydana getirdiği bilançolar akıllara durgunluk verecek türdendir. Bunların birkaçını hatırlamak bu noktada yeterince açıklayıcı olabilir.

İnsanlık tarihi, toplumlar üzerinde büyük etkiler meydana getiren ve kitlesel ölümlere neden olan korkunç salgınlarla doludur. İnsanlar tarafından kuşkusuz tıbbi yetersizlikler dolayısıyla nedenleri tespit edilemediği için daha ziyade metafizik bir biçimde açıklanan ve Tanrı’nın bir cezası olarak değerlendirilen bu salgınlar, görünmez bir düşman olarak tarihteki yerini almıştır. Bunların bir kısmı on yıllarca devam etmiş, geniş ölçekli sosyal ve siyasal dönüşümlere yol açmış, dünya üzerinde silinmez izler bırakmıştır. Bu bakımdan sözü edilen salgınların yalnızca bir listesini bile yapmak bu yazının sınırlarını fersah fersah aşar. Dolayısıyla metnimize örneklik olması bakımından yalnızca birkaç tanesinin üzerinde durmakla yetineceğiz.

En önemli salgınlar

Tarih tarafından kayıt altına alınan ve detaylarına ilişkin görece biraz bilgiye de sahip olduğumuz en önemli salgınlardan biri, 30 ila 50 milyon arasında insanın ölümüne neden olduğu 541-542 yılları arasında “en etkili dönemini yaşayan” Iustinianus vebasıdır. Uzun vadeli etkilerinin 200 yıl boyunca devam ettiği değerlendirilen ve Konstantinopolis (İstanbul) nüfusunun yüzde kırkının ölümüne neden olan bu salgının toplamda 100 milyon insanıöldürmüş olabileceği tahmin edilmektedir. 165-168 yılları arasında Roma’da görülüp çiçek ya da kızamık olduğundan da şüphelenilen Antonius vebasının Roman nüfusunun İmparator Lucius Verus da dâhil olmak üzere yüzde otuzunu öldürmesi ile birlikte düşünüldüğünde, miladi çağların ilk asırlarında Akdeniz çevresinde salgın hastalıkların adeta hayatın bir parçası olduğunu söylemek mümkündür.

Tarihin akışında çok köklü etkiler meydana getiren bir başka salgın, 14. yüzyılın ortalarında tıpkı Covid-19 gibi Çin’de ortaya çıkıp Avrupa’dan İslâm dünyasına kadar yeryüzünün önemli bir kesimine yayılan ve “Kara Ölüm” ya da “Kara Veba” olarak da bilinen korkunç pandemidir. Avrupa nüfusunun neredeyse yarısını öldürdüğü tahmin edilen bu salgın başta yüzbinlerce insanın hayatını kaybetmesine sebebiyet verdiği İslâm dünyası olmak üzere Akdeniz çevresinde yaşayan bütün toplulukları etkilemiştir. İnsan vücudunda iltihaplı şişlikler meydana getirdiği için “hıyarcıklı veba” olarak bilinen eski ve orta çağların bu ürkütücü hastalığına neden olan Yersinia Pestis isimli bakterinin 1894 yılında Alexandre Yersin tarafından keşfedilmiş olması, aynı zamanda salgının neden bu kadar hızlı yayıldığını ve milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet verdiğini de açıklamaktadır. Vebaya maruz kalan ve bu yüzden hayatını kaybeden insanlar ne ile karşı karşıya olduklarını bilmiyorlardı.

Genellikle “salgın” anlamında “veba” olarak isimlendirilmiş olsalar bile, tarihteki büyük salgınların hepsi kuşkusuz veba değildi. Mesela 15. yüzyılda Amerika’yı keşfeden Avrupalılar, yanlarında götürdükleri muhtelif hastalıklarla yeni dünyada çok büyük salgınlara neden olmuşlardı. Bu çerçevede, kâşiflerin vücutlarının artık bağışıklık sahibi olduğu suçiçeği türünden bazı hastalıkların, bu hastalıkları yayan mikroplarla daha önce tanışmamış Amerikalı yerli nüfusunun yüzde doksanının ölümüne neden olduğunu biliyoruz. Yine o dönemde Yeni İspanya olarak isimlendirilen bugünkü Meksika’da 16. yüzyılda etkili olan ve modern araştırmacılar tarafından salmonella bakterisinin neden olduğu keşfedilen cocolitzli salgınlarının 15 milyon civarında yerlinin ölümüne yol açmış olması da bu durumla ilgilidir.

İnsanlık daha güçlü

Eski ve ortaçağlarda insanlığı kasıp kavuran salgınlara şöyle bir bakıldığında, bu derece büyük ve etkili hastalıklar karşısında insanlığın artık daha güçlü olduğu düşünülebilir. Öyledir de. Fakat bu durum, salgınların tarihte kaldığı ya da onları durdurmanın kolay olduğu algısına yol açmamalıdır. Nitekim Covid-19 deneyimi ile bunu acı bir şekilde de olsa bir kez daha tecrübe ettik. İnsanlığın mikroplar, bakteriler ve virüslerle ilgili bilgilerini ilerlettiği ve onlarla mücadelede büyük atılımlar gösterdiği dönemlerde de salgınlar tarihten eksik olmamıştır. Örneğin 1914-1918 yılları arasında etkili olan ve I. Dünya Savaşı koşulları nedeniyle yeterince tedbirin alınamaması dolayısıyla hemen hemen bütün dünyaya yayılan İspanyol Gribi 50 milyon civarında insanın ölümüne neden olmuştur. Yine 19. yüzyıldan başlayarak 2010’lu yıllara kadar defalarca nükseden kolera, 1950’li yılların ortalarında H2N2 virüsünün neden olduğu Asya Gribi, bundan aşağı yukarı on yıl sonra ortaya çıkan H3N2 kaynaklı Hong Kong Virüsü ve HIV virüsünün neden olduğu AİDS ya da 2000’li yıllardan itibaren görülen SARS, MERS, Ebola, Marburg, Hantavirüs, Lassa, Variola, Dang vb. virüslerin neden olduğu salgın hastalıklar milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur

Sınırları belirsiz

Sonuç olarak denilebilir ki, bilimsel gelişmelerin büyük bir ivme kaydettiği 19 ve 20. yüzyıllar ile biyoteknolojinin altın çağını yaşadığı 21. yüzyılda yapılan tıbbi keşiflerin, insanlık tarihinin en yaygın fenomenlerinden biri olan salgınlarla mücadelede önemli adımlar atılmasını temin ettiği doğrudur. En azından virüslerin yayılmasına engel olunması noktasında etkili tedbirler alınması bağlamında önemli aşamalar kaydedilmiştir. Fakat insanlığın salgınlar karşısında mutlak bir zafer kazanması, virüslerin dünyasının sınırlarının çizilemezliği sebebiyle en azından mevcut koşullarda pek mümkün görünmemektedir. Ancak tüm bunları bugün Sağlık Bakanlığı’mızın tedbirleri kapsamında maske, sosyal mesafe ve hijyen kurallarına uyarak en azından önlem alarak atlatabiliriz.

Wordpress Tema indir